• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 3

Bu soru beni çok üzüyor.

(3. bölüm)

Hatta bazen burnumun ucu o kadar acıyıp gözlerim öyle bir kasılıp doluyor ki bu konuda, tutamayıp koyveriyorum kendimi.

“Ağlıyorum” diyecektim, diyemedim. Onun yerine kaç tane cümle kurdum şuna bakın.

Benim büyük sorunlarımdan biri de sadede gelememek.

Sadede gel Yonca!

Geliriz bi gün elbet.

Bu soruya daha sonra geri dönerim.

Şu anda tek başıma havaalanındayım ya hani, bu soruyu deşersem, ayıptır söylemesi mıçarım.

Offf! “Mıçarım” dediğim için Benim Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür Annem kesin kızıcak ve “Küfür etme Yonca. Sana hiç yakışmıyor…” diyecek!

Hiç sevmez böyle şeyleri.

Ama Benim Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür Annecim, şu an inan ağzımdan gerçekten geçen ve çıkan bu oldu, affet beni. Burnum her an kızarabilir ve gözlerim patlayacak gibi basınçla şişebilir. Ondan küfrettim. Doluyum aslında.

Çok dolu.

Kızma hemen.

Sen anlarsın beni.

Ama yine de özür dilerim.

Affet beni.

Senin üzülmene dayanamıyorum asla… En kıyamadığımsın şu hayatta!

Ennn kıyamadığım.

Sonraki sayfalarda daha dikkatli olurum söz.

Zaten bak küfrüm kaç satır geride kaldı.

Geçti.

Alanda da bütün anonslar kesildi birden. Sadece klima ve bardak-tabak sesi filan var.

Seviyorum havaalanlarındaki bu garip ortamı.

Kimseyi tanımıyorsun ama aynı şeyi yapıyorsun.

Uçtun uçucan…

Uçuyorsun.

♫♫♫♫

Ortaokulda bizim okulun bir spor salonu olmadığı için, bin bir cefayla bizi farklı farklı spor salonlarına yollarlardı. Bu sayede, biz haksız yere dışlanmış Fransız Okulu öğrencileri, Ankara’da MTA’nın güreş salonu dahil, bir sürü değişik yerde spor yaptık.

ODTÜ, Alman Okulu’nun Tunus Caddesi’ndeki yeri ve Anıttepe, spor yapmak için gittiğimiz yerlerden sadece birkaçı oldu Sevgili Çok Sevdiğim Okurlarım.

Öyle farklı mekanlarda ve kokularda spor yaptım ki, bazen spor salonu kokuları üzerine de yazmak geliyor içimden.

Her biri farklıdır çünkü.

Spor Salonu Kokusu (SSK oldu çok komik J ) diye bir koku vardır.

Alman Okulu; ODTÜ’den, MTA; Anıttepe’den farklı kokar. Ankara Tenis Klübü (ATK) kokusu vardır bir de. Bak daha yazarken bile hemen kokusu burnuma geldi. Kırmızı toprak kokar ATK. Toprak saha kokusu ile tenis topunun birleşimi bi kokudur.

Mis!

MTA’nın spor salonunda güreşçiler çalışıyordu bi ara. İşte o zaman anlıyorsun ki atletizm başka, basketbol başka, voleybol başka kokuyor.

Tenis başka.

Anıttepe’nin ise çok farklı bir yeri ve kokusu vardı bende.

Hâlâ öyle.

Çünkü açık hava güzel bir koşu parkuru vardı. İlk koşmaya gittiğimizde pek anlamamıştık olayı. E yaş 13–14 tabii. Ama ne zaman ki öğretmen; “Koşun!” dedi, o zaman iş değişti. Hemen bi rekabet, bi heyecan, fişek gibi 1 tur attık geldik. Öğretmen elinde bir kronometre; “4 tur atacaksınız, bakalım kim birinci gelicek?” deyince, bi anda nefret ettim koşmaktan daaa, o öğretmenden de.

“Kaç dakikada geliceksiniz?” dese ve cümleyi orada bıraksa tamamdı da, “Bakalım kim birinci gelicek?” deyince gıcık olmuştum.

Ben hayatım boyunca birincilik-sonunculuk şeylerini hiç sevmedim.

Kaybetmek-kazanmak hikayesi bana göre değil.

Çünkü bence hayat, kazanmak veya kaybetmek ikilisi arasında bir tenis maçı değil.

Arada da bi şeyler var ve oluyor.

Ve galiba sırf bu yüzden ben koşmayı, yani uzun mesafe koşmayı sevdim. Çünkü kazanmak kaybetmek diye bi şey yok işte.

O yola çıkmak ve gitmek var.

Bi de çalıştıysan, sakatlık filan olmazsa finişi görmek var. Çalışmak var, çalışmak.

Bu kadar.

Tenis ayrı ama. Tenisi de deli gibi oynardım, acayip de severdim.

Dim diyorum bakın. Çünkü, “_di’li” geçmişimde kaldı tenis.

Pişman değilim.

Tenisi seyretmeyi daha çok seviyorum sanırım. Yaram var belki de ondan.

Kim bilir?

Mavi gözlü, lüle saçlı bir kız arkadaşım vardı bir zamanlar. Teniste ezeli rakibimdi.

Rakibim Lüle Ş.

Küçüğüz tabii, yaş 10–14 arası bi yerlerde.

Süper maç yapardık onunla. Ya Rakibim Lüle Ş. kazanırdı, ya ben.

Sıkı maçlar olurdu, zevkli, lezzetli maçlar. Dandik yenme yenilmeler değildi hiçbiri.

Bir gün İşbankası Söğütözü Tesisleri’nde o ciddi maçta yine ikimiz finale çıktık.

İkimiz de hırslıydık.

Hırs bazen iyi, bazen kötü bir şey.

Çok hırslanmamak gerek…

♫♫♫♫

Burada acil bir mola vermem gerekti.

Gerekti; çünkü uçağa alındım. Uçağa en önce ben alınıyorum tabii; çünkü şu anda tekerlekli sandalyedeyim.

Hayatın tatsız cilvelerinin sana olmadık şanslar yaratması ne garip bir tezat di mi?

Öyle.

Ve biz buna tatsızlıklardan doğan şanslar diyoruz.

Demeli miyiz yani?

Bilmiyorum.

Karışık duygular içindeyim.

♫♫♫♫

Aklımda kitabıma kaldığım yerden devam etmek vardı. Ancak beklenmedik bir şey daha oldu. Uçakta film izlememeye çok kararlı olmama rağmen, elime Emirates’in “ICE” yazan kitapçığını alıp, “acaba bu uçuşta ne filmler var” diye bi bakasım geldi ve kalakaldım.

Kalakaldım çünkü; 42. sayfada 155 numaralı kanalda “Extremely Loud and Incredibly Close” yazıyordu. Daha üç gün önce arkadaşım Sarışın Narin Topuklu D. yanımda oturduğu yerden bana çok acayip bir film seyrettiğini ve bak işte daha bana söylerken bile hâlâ etkisinden kurtulamadığını, içinden ağlamak geldiğini söylemişti. Filmin adını da hatırlayamadığı için hemen iPhone’dan bakıp “Extremely Loud and Incredibly Close” demiş, Can Dostum Görev Bilinçli Kırmızı A. ile beraber ikisi, sessizce iç çekip hemfikirce anlaşmış durmuşlardı. Can Dostum Görev Bilinçli Kırmızı A.’nın gözleri derinlere dalmıştı hemen. Harika bir film olduğu herkese tatlı ve derin bir sessizlik çökmesinden belliydi.

ICE’ı açar açmaz sayfa 42’te gözüme ilk ilişen film bu olunca; “Bundan daha bariz bir işaret olamaz, filmi hemen izle Yonca!” dedim.

Hem zaten daha uçağın kalkmasına çok vardı.

Film 129 dakikaydı. Bi de gecikme falan olma ihtimali derken, en az 2 saatim daha olacaktı kitabıma devam etmek için. Yine çok fazla düşündüğümü, içimden gelen sesi dinleyip şimdi de kitap yazmak için kasmamam gerektiğini kendime nasihat edip, kulaklıkları takıp filmi başlattım.

Aman Allah’ım!

Aman Allah’ım!

Evet, bilerek iki kere Aman Allah’ım yazdım; çünkü öyle.

Film, 11 Eylül’de babasını kaybeden çocuğun hikayesi çıktı iyi mi!

Baba-çocuk hikayesi.

Pardon, çocuk ve kaybettiği babasının hikayesi.

Kaybetmek hikayesi…

Ama ne hikaye!

Nasıl güzel, nasıl da insanı baymayan; tam tersine duygulardan duygulara yücelten bir film anlatamam!

Bittim.

Filmin bir sahnesinde, filme bakamadım. Gözlerimi kaçırdım. Kaçırmak ne kelime, gözlerimi sımsıkı, simsiyaha kitledim.

Gözlerimden akan yaşlarla sağımdaki pencereden dışarı baktım.

İçimden öyle geldi.

Gözlerimden yaşlar pıtır pıtır boşaldığında, bulutların üzerinden, tam da beyazla mavinin öpüştüğü ufuk çizgisine bakakaldım öylesine.

Filmde de sahne buydu sanki. Yani filmin orasına gelince böyle yapılması gerekiyordu gibi oldu.

Babamı kaybettiğim günkü gibi, havada olduğum sahne de buydu çünkü.

Filmdeki çocuk ben, ben de filmdeki o çocuktum sanki.

Babamla, o çocuğun babası da, o maviyle beyazın öpüştüğü o aynı ufuk çizgisindeydi sanki.

Aynı çizgide, aynı yükseklikteydik gibi.

Filme döndüm.

Filmi bi yudumda bitirdim.

Üstelik filmde bir de salıncak ve salıncak sahnesi vardı.

O salıncak sahnesi tüy dikti anılarıma.

Anıttepe’de, Gülşen Teyzemlerin evinin mutfak penceresinden görünen çocuk parkındaki benim kendi salıncak sahnem vardı resmen filmde. Çarpıldım.

Bir işaret bu kadar mı kuvvetli gelirdi?

Bana geldi.

Yine.

Film biter bitmez, ekranı katlayıp yerine sokuşturdum.

Aceleyle bilgisayarımı elime aldım.

İşte o verdiğim arayı bu satırları yazmak için aldım.

Almıştım yani. Geri döndüm.

Bu arada yazmaya başladığım anda, Emirates’in o ICE kitapçığını açıp filmin adının geçtiği sayfayı da koparıp sizlerle paylaşmak için sakladım.

İşte.

Tom Hanks, Sundra Bullock, Thomas Horn… “Extremely Loud Incredibly Close” evet. İngilizcesi’ni Türkçe’ye çevirmek isterdim sizlere. Ancak inanın ne olarak uyarlandı bilmiyorum. Yalan yanlış çevirmek de istemem. Google’dan bakarsanız bulacağınıza hiç şüphem yok. Nitekim şu anda uçakta olduğum için kontrol edemiyorum. Özür dilerim.

Filmdeki hissim neydi biliyor musunuz?

Varlık ve yokluk hissi.

Sizlere de buradan, yani uçaktan, kalbim garip bi burukluk ve mutluluk arasındayken selam yolladım.

Sağımdaki pencereden dışarı baktığımda, ufuk çizgisinin altı beyaz üstü mavi ya, ilk defa aslında beyazın altında dağlar ve ovacıklar olduğunu fark ettim.

Demek insan bakmak istediği anda ne hissediyorsa onu görüyor. Yani o anda bakası varsa görmek için görüyor; ama yoksa göremiyor.

Var olanı göresin varsa var, yoksa yok.

Artık kitabıma kaldığım yerden devam edebilirim.

Şaka maka çaktırmadan yol almışım.

Karışık kuruşukluklarımda saat sayfa 21 şu anda.

♫♫♫♫

Tenis maçımdaydım sanırım.

Evet.

Ankara’da, Söğütözü’nde, İş Bankası’nın çok güzel bir spor tesisi vardı. Bir sürü tenis kortu, basket sahası, mini golf sahası vardı mis gibi.

Tenis maçımız da oradaydı.

Rakibim Lüle Ş. ve ben, klasik, yine finale kaldık. Herkes iyice gaza gelmişti.

Rakibim Lüle Ş.’ciler ve Yoncacılar vardı.

Bu yarış hissini her ne kadar sevmesem de, çocukluk işte, garip bir kötü haz da vardı duyguların karmaşası içinde.

Hani dışarıdan göstermezsin sözüm ona ama, gözlerinden “yenicem işte seni” geçer ya, öyle.

İkimiz de öyleydik.

Çocuktuk.

Maça çıktık.

Çok sert başladık oynamaya. Sanırım Rakibim Lüle Ş. de çok doluydu, ben de. Neye doluysak o yaşta! Buna doldurulmuştuk demek daha doğru şimdiki anne aklımla.

Maçı izlemeye Rakibim Lüle Ş.’nin anne-babası da gelmişti.

Benimkiler işteydi. Ben rahattım.

Ya aslında sadece o gün rahat olduğumu düşündüğümü sanıyorum. Bugünse içimden, keşke yanımda olsalarmış der gibi oldum yazarken. Belki bende annemlerin orada olamayışının hırsı, onda ise orada olmalarının hırsı vardı.

Ne acayip şuna bakın!

İnsanın bir o günü, bir de olayı anlatırkenki bugünü var. Her ikisi arasında da duygu dağları var ve hiç kavuşmuyorlar, anlaşmıyorlar.

Dönelim maçımıza.

Maç çekişmeli gitti.

Avantaj-berabere, avantaj-berabere derken bi ara Rakibim Lüle Ş.’nin canı bi şeye sıkıldı.

Ya da ben öyle sandım.

Annesi mi babası mı hatırlamıyorum, çok hırslılardı sanki.

Ya de ben öyle sandım.

Bir ara Rakibim Lüle Ş.’yi çok bıkkın hissettim. Ya da ben öyle sandım.

Geçmiş gün hatırlamıyorum dedim ya… Bir de insanın çocuk haliyle olayları algılaması çok farklı. Büyüklerin dedikleriyle, çocukların algıladıkları arasında milyonlarca ışık yılı fark varmış. E şimdi anneyim ya anca anladım. O zaman ne bilicem!

Maç bitti.

Ben kazandım.

Acayip mutlu oldum çünkü yine kupa alıcaktım.

Rakibim Lüle Ş.’nin -ki o benim arkadaşımdı- yanına gittim, anne-babası da vardı yanında tabii.

El sıkışacaktık.

Arkadaştık biz ve bu bilmem kaçıncı oyunumuzdu. Ama birden babası bana; “Sen utanmıyor musun kızımı yenmeye!” deyince, o kadar fena oldum ki, bir şey diyemedim. Arkadaşımla bakıştık. El sıkıştık mı sıkışmadık mı orasını inanın hatırlamıyorum. Silmişim belli ki.

Babası kesin espri yaptı. Hatta bugün daha da eminim babasının espri yaptığına. Biliyorum çünkü çok şeker bir adamdı. Ailelerimiz tanışıktı hem. Ama espri bana da arkadaşıma da kötü geldi.

Ya da ben öyle sandım.

Çünkü çocukluk işte böyle bi şey, hassas. Yanlış algıladım. Belki de yendiğim için suçluluk hissim vardı ve birine yüklemek zorundaydım suçluluğumu. Niye suçlu hissediyorsam artık! İnsan maçta birini yendi diye niye suşlu hisseder ki kendini?

İşte o cümle içimde kaldı benim.

Neden bilmem. Kaldı işte.

Ve o oldu.

Bu: “sen beni yen — ben seni” oyunlarını sevmez, oynamaz oldum.

Zaten sonra tenisi de belimdeki fıtık yüzünden bırakmak durumunda kaldım. Hatta sanırım belimdeki fıtıkların olmasına en çok bu açıdan sevindim.

Yenişmeli bi şeyden kurtuldum diye sevindim. Ya da belki yine işte o “kaypak azmim”di sevinen bu işe. Artık çok sıkı bir bahanem vardı; belimde fıtık vardı. Belim, tenis oynadıkça ağrır olduğundan, tenis oynayamaz olmuştum.

Gizliden bir “oh be” durumuydu benimkisi.

İşte bi şeylerden kaçmaya dair ilk muhteşem bahanelerim de böyle başladı diyebilirim.

Azim ve kaypak azim arasındaki ince çizgiyi yakalamıştım.

Oh kebap!

Haa bakın şimdi buraya bunu yazarken aklımdan; “Acaba şimdi tenis oynasam belim yine ağrır mı?” diye geçti. Ağrıyacağını hiç sanmıyorum inanın. Galiba tenis oynamak istemediğim için belim ağrıyordu benim. İnsanın yapmak istemediği bi şeyi yapmak zorunda olduğunu hissetmesi en önce kalbine bi çeşit ağrı getiriyor ve o kalp ağrısı başka yerine vuruyor çünkü. Kalbin ağrıyor ama kimseye diyemiyorsun nedense. Garip bir utanma duygusu oluyor içinde.

Ayol desene halbuki; “Ya kardeşim oynamak istemiyorum ve bir bahanem de yok!”

İşte o söyleyememe ağrısı sinirlerde oluşuyor ve tüm benliğini sarıyor. Bunu da bu ara ayağımdaki sakatlıktan öğreniyorum.

Sinirlerim ve ağrım eşzamanlı benim.

İstemediğim şeyin sinirlerimdeki etkisi, ağrılarımın tepkisi.

Gizli gerçek bu galiba. Galiba değil hatta, bu.

Bi ara belki elime raketi yine alır tenis oynamayı denerim. Ayağım hele bir düzelsin de önce.

Canım isterse, yaparım.

Bunları da sevebilirsin

Bir Yorum Yaz