• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 9

♫♫♫♫

Çekirdek çitlemek pek güzel bi hastalık.

Pardon çiğdem diyecektim di mi?

Hep dalıyorum.

İzmirli bi bağımlılık. AnGaralı bana, sonradan gelme bi öğreti.

İzmir gibi.

Bi çeşit güncel meditasyon.

İcat eden, bulan kimse çok teşekkürler.

İnsanın en sinirli, en meraklı, en heyecanlı, en matrak hallerine şahitlik ettiği gibi, ilginç bir sakinleştirici etkisi var.

Sizi bilemem. Benim için var.

Her elime aldığımda, çitledikçe bi dolu İzmir hatıram var.

Düşünme payı verdiriyor insana ve eğer çitlediğin çekirdek tuzsuz kabak çekirdeği ise, içinde çinko var. Ama o zaman İzmirli olmuyor hareket.

Ne çok şeye iyi geliyor şu çekirçiğdem.

Dozunda elbette.

Sivilceler çıkmadan kesmesini bilene…

Kışları dizi arkadaşım, yazları lak lak.

Çöpünü yere atmadığın sürece,

Çitle Yonca çitle!

♫♫♫♫

Kitabı yazarken beni gören herkes; -çünkü gayet her ortam ve her şeyin içinde yazıyorum- “Yonca kitapta benden de bahset.” diyor.

Bu hem çok komik, hem de çok neşeli bi şey.

Az evvel denizden çıkmıştım.

Bizim sitenin restoranının deniz dibinde bir barı var. Önünde masalar var. Oraya oturup dalgalara nazır yazmaya bayılıyorum. Tam oraya oturdum ki yanıma tatlı komşum Gülen Gözlü D. ve oğlu Cool Saçlı Dj K. geldi.

Onlar benim dört sene önce denizde tanıştığım arkadaşlarım.

Denizde iki çocukla dalgaların içinde bata çıka dubaya gitmeye çabalarken yanımıza gelmiş, hoş sohbetiyle çocukları sakinleştirip bana da hani denizin ortasında yalnız olmadığımı hissettirip acayip destek olmuştu.

O gün bugündür, kışları görüşemesek de çok yakın arkadaşız.

Bazı insanlar böyle. Hayatınıza pıt diye giriyorlar denizin ortasında.

Gereksiz çabalar, sunileşmeler olmadan.

Yüksüzce arkadaş oluyorsunuz.

İşte tatlı komşum Gülen Gözlü D. yanıma gelip en şeker haliyle; “Yoncaaa kitabında beni de yaz.” dedi.

“Bizi hep motive ediyorsun, enerji veriyorsun, dinamizmsin sen! Bunları dediğimi yaz!” dedi. Yazdım işte.

Tatlı komşum Gülen Gözlü D. okuyorsan, hemen BBM’den bi mesaj eyle…

♫♫♫♫

Tahterevalli vardır ya oyun parklarında hani, çocukluktan biliriz, ya da çocuklarımızdan. O ne acayip bir oyuncaktır hiç düşündünüz mü?

Denge için benzer ağırlıklarda iki kişi olmak gerekir.

Yoksa biri ya hep yerde kalır, öbürü havada. Birini indiremezsin, öbürünü kaldıramazsın asla.

Yerde duran sıkılır, havada kalan bağırır.

Dengesiz olunca oyunun zevki olmaz asla. İstersin ki sırayla bi in bi çık.

Bi sen aşağı in zıpla, bi o. Tatlı tatlı salın aşağıya yukarıya. Hem yukarıdayken yüksekliğin tadını bil aşağı inebileceğini bilerek, hem de aşağıdayken yukarıya bi zıplamada çıkabileceğini bil…

İniş çıkışın keyfini, dengenin önemini öğretir insana, ta çocukluktan hem de.

Eğer dengede durabileceğin arkadaşların, eşin, dostun olursa ne iniş kötüdür, ne çıkış şımarıklıktır hayatta.

Matematikçi Problem Çözücü M. öyle bir arkadaşımdır. Onunla her sohbet çözüme ulaşır. Her çıkmaz açılır. Net. Yüksüzdür her daim.

Öncüdür.

Çocuklarla tahterevalliye bindim bu hafta parkta.

Yıllar olmuş binmeyeli.

İki çocuğum karşıma oturunca müthiş eğlendik. Onlar birlik oldular beni kaldırdılar, ben de onları…

Kahkahalar attık inip çıktıkça.

Gökyüzünde pırıldayan gözlerine baktım havada dururlarken, sonra beni havaya kaldırdıklarında hissettikleri güce inanamamalarına güldüm. Annelerini taşıyorlardı bi bakıma…

Beni havalara kaldırdılar ya, ne acayip bi başarıydı onlar için.

Arada tahterevalliye binmek lazımmış.

Çocuk olmak, çocukluğu hatırlamak lazımmış.

Dengenin önemini anlamak lazımmış.

Yanındakinin gücüyle dengelersen hayatı, inmenin de çıkmanın da güzel duygular olduğunu bilmek için yeniden tahterevalliye binmek lazımmış.

Bindim.

♫♫♫♫

Denizde dalga oldu mu insanlar mutsuz oluyor gibi. Herkes denizin hep dümdüz olmasını, bir gölde yüzer gibi yüzülebilir olmasını daha cazip ve kolay buluyor.

Belki de korkuyoruz dalgalardan.

Küçükken birileri korkutmuş doğadan bizi.

Oysa dalgayla dost olmayı bilmek lazım.

O da doğadan.

Onsuz olmaz.

Dalgalarla boğuşmamak lazım. Bırakacaksın kendini taşısın seni. Beşik gibi sallasın bi o yana bi bu yana.

Su kaldırıyor seni. Bi yukarı bi aşağı.

Hayat gibi.

E dalgalı denize nazır yazı yazınca duygular böyle dalgalı tabii.

Hayat dalgalandığı anda, onunla da boğuşmayı bırakmak lazım. Yoksa dayanacak, hayatta kalacak 20 dakikan filan oluyor. Yorgun düşüyorsun. Doğa senden hep daha güçlü. Tüketiyor seni. Sen çıkmaya çalıştıkça su yutturuyor sana. Kollarında bacaklarında derman kalmıyor. Korkular sarıyor içini.

Şüphe başlıyor boğulacak mıyım diye. Ve bi kere içine o şüphe girdi mi, sonunu hazırlıyorsun hızlıca.

Ama eğer boyunu aşan dalgalarla boğuşmak yerine, şöyle bir nefeslenip dalgayla ine-çıka bırakırsan kendini, onu bir salıncak gibi görüp sakinleyeceğini düşünür, gücünü saklarsan kendine, planlı ve akıllı olursan, elbet dinginleşecek bu deniz ve hayat, kıyıya çıkacak gücün kalacak.

Arada bir bırak, boğuşma.

Dalgalan sen de.

Dalgayla aynı anda.

Çocuklar dalgayla oynamayı seviyor. Köpüklerine gazoz gibi davranıyor.

Dalgaya nasıl bakman gerektiğini bilirsen, iyi.

Hayat da öyle.

Senle dalga geçiyor içten içe.

♫♫♫♫

Geçen akşam bizim kızlar toplandık. Şanslı bir sofram var Yalıkavak’daki evimizin bahçesinde.

Çam ağacından eskitme.

Ortasında kocaman bir 4 Yapraklı Yonca yontuk. Gencecik bi mobilya tasarım öğrencisi yaptı onu bana. Adı Uğurcan olan bir genç… Adı Uğur ve Can’ın bileşimi olan bir genç, şanslı sofra yapmış bana, çok değerli.

Çünkü ortasındaki 4 Yapraklı Yonca fikri, onun kendi fikri. Ben bi şey demedimdi. İşbitirici E. sağolsun aklıma gelen bi şeyi ona anlatmam yeterli. Gerisi tamam.

O sofrada oturmak, 4 Yapraklı Yonca etrafında yemek-içmek-sohbet etmek paha biçilmez bir his benim için.

Benjamin Button (ağacımız olur kendisi, kocaman dev bir şemsiye gibi büyümektedir) altında, bir başka ağaçtan, çam ağacından yapılma masamızda, çimlerin üzerinde, arkadan ayın doğduğu, önümüzde güneşin uykuya suyun bu tarafında daldığı yerde yapılan sohbetlerdir hayatımın en büyük keyfi.

Müzik.

Ah anasını sattığımın müziği…

Müzik sevmeyen insan evladı var mıdır bu dünyada?

Her neyse sevdiği tıngırtı, yeter ki dinlesin onu. Bana göre, ona göre, şuna göre beğenilir beğenilmez düşünmeden.
Biliyor musunuz artık sevmediğim tek bir tını yok!

Kimsenin sesini de çirkin bulamaz oldum.

İçinden gelen söylesin yeter ki, sırf sevsin müziği, keyif alsın dibine kadar o yeter bana. O kişinin aldığı keyfi görmek keyif veriyor bana.

Nilüfer çalıyor bu ara sürekli kulağımda ve neredeysem orada.

Nilüfer’74 albümü. 1974 kayıtları.

Plaktan kayıt yani.

iTunes’dan aldım.

Size bu albümü ve adı “Son Arzum” olan o şarkıyı sonra anlatıcam. Anlatabilirsem… Anlatamazsam Allah rızası için bulun dinleyin. Benim için dinleyin.

Şimdi, bu isteğimi hiç bi şey için bölmeden, içimden ince belli bi çay içmek geldi.

Sofrada ne mi konuştuk?

Ohooo, yazsam kitaplar taşar.

Kişiye özeller konuşuldu.

Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür Annem çok güzel konuştu. Bize nasihatler etti. Pek güzel nasihatler. Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür Annem öyle güzel konuştu ki bu akşam, hiçbir kelimesini unutamam. Hiç unutmam.

Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür Annem… Bi tanem. Gözümün nuru…

Bize güzel umutlar veren, hayat sevinci ve kutlamalar dolu konuşmalar yaptı.

“Sorun varsa, önce akşam bi yatın düşünün, sabah kalkın ondan sonra konuşun.” dedi…

Dinledik.

Gülümsedik.

Şimdi çayım geldi.

İnce belli.

Hep.

Bunları da sevebilirsin

Bir Yorum Yaz