• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Annelik krizi

Annelik krizi

683 1024 Yonca Tokbaş

Ah şu annelik meselesi! Müessese mi demeliyim, yoksa dönüştüğü haliyle meslek mi? Annelik seni sen olmaktan çıkaran, sevdiğin şeyleri unutturan, çocuğundan başka bir şeyden konuşturmayan, sosyal medya profil fotoğrafını bile çocuğunun fotoğrafı yaptığın bir varlık krizine dönüşmek zorunda mı?

Sosyal medyatik insanlar olduğumuzdan beri belki, bu konu daha da gözüme batıyor. İnsan profillerine bakıyorum, kadın profillerine özellikle, anneyse çoğu zaman profilinde kendi fotoğrafı yok. Sadece çocuğunun fotoğrafı olan, çocuğuyla fotoğrafı olan, profil ismi çocuğunun adı olan, soyadı yerine çocuğunun adını kullanan; örnek de vereyim “isim_bilmemkiminannesi” veya “sonsuzakadaranne” benzeri isimler/tanımlar kullanan; profilinde yaşı bana yaklaşan evladından başka bir paylaşımı olmayan, çocuğu üzerinden reyting yapan, para kazanan öyle çok kadın var ki. Annelik meselesi bambaşka bir boyuta taşındı gitti. Bir keresinde kadına profil ismine bakarak “Deniz Hanım” dedim, meğer oğlunun adıymış Deniz. Kendi adı Zeynep… Varlık, kimlik krizi derken ne demek istediğimi umarım üzmeden anlatabiliyorumdur.

Yazarak düşünüyorum. Düşündüğümü istediğim gibi ifade edebilirim umarım.

Çok anneyle buluşuyorum. Koçluk veriyorum CTI eğitimli Co-Active koç olduğumdan beri. Bireysel koçluk, grup koçluğu…Çok ortak, çok tanıdık sorunlar. Dayanamayıp kaç kere, “Kızlar, sosyal medya annesi değiliz, sponsorumuz da yok!” dedim. Çünkü sponsorlu sosyal medya anneleri kadar mükemmel anne olamadığımız gibi, reklam gelirimiz de yok.

Anne olunca kadın, çocuğunun başarısı, çocuğunun iyi şeysi, kötü şeysi, derdi, hastalığı, okulu, ödevi, arkadaşlığı, arkadaşsızlığı, sorunları, sevinçleri… bunlardan başka konuşacak, odaklanacak, anlatacak, paylaşacak şey bulamıyor. Varsa yoksa çocuğu. Bir annenin mükemmel çocuğunu dinlerken karşıdaki anne ne hissediyor, bir başka anne çocuğundan dert yanarken diğeri nasıl aklına gelmeyen şüphelere düşüyor… eve gidince herkes bunlar ortamı nasıl etkiliyor acaba? Ortamda herkes anneyse de herkes çocuğundan konuşmak istiyor; ortamda 1 kişi anne gerisi değilse de konu yine bir şekilde çocuk oluyor. Anneler arası çocuk yarışları yaşanıyor. Çocuğundan konuşmayan anneye de samimiyetsiz bakılıyor.

Benzer bir konu hastalık yarıştırma için de söz konusu. Türkiye’ye her geldiğimde en çok dikkatimi çeken şey kimin kimden daha fazla hasta olduğunu anlatması. Hasta olmakla çok mutluyuz. Nasılsın sorusuna “iyiyim” cevabı verirsen borçlu ve mahcup çıkacağından, herkes grip, başı ağrıyor, beli tutuk yaşıyor. Söylediği için mi hasta, hasta olduğu için mi söylüyor hepsi birbirine karışmış durumda. Çare… ağrı kesici veya antidepresan.

Ha aynı çare çocuklar için de, anneler için de aynı şekilde geçerli.

Ben de anne olunca, annelik yazıları yazarak başladım yazdıklarımı paylaşmaya. Konuşmak yerine yazarak atıyordum içimden geçenleri dışarı. Çocuğu olan/olmayan arkadaşlarımla sürekli çocuklarımdan konuşmam yetmediği gibi, yazıma da vurmuştu. Sürekli çocuklardan konuşmak beni de bayıyordu, ama durduramıyorsun ki ne kendini ne başkasını. Olay bu…

Yonca nerede, Yonca ne sever, Yonca’nın odağında başka konu-hobi-merak-dert yok mu diye sorup dururdum kendime. Hem konuşurdum çocuklardan, hem sıkılırdım kendimden. Farkına vara vara değişti bende bir şeyler.

Bir kere Alsancak’da bir kafede otururken karşı masamda bir anne, bir çocuk, bir koca vardı. Onları izlemiştim. Üçü de aynı masada oturuyor, anne aslında kendi başına yemeğini yiyebilecek çocuğunu özenle bebekmiş gibi yediriyor, kocası masada duruyordu. İçim ezilmişti. Hepsi yalnızdılar. Adam da kadın da çocuk da. Çocuk bağımlıydı, anne köle, baba yok-muş gibiydi. O gün ilk duvara çarpışım belki bu konuda. Çocuk kendi yemeğini yiyebilir, ihtiyacı olursa yardım isteyebilir, anne baba, kadın-erkek, sohbet edebilirdi diye düşünmüştüm.

O sahneyi ben de yaşamıştım. Ha ben kendi başına yemek yiyebilir hale geldiğinde çocuklarıma kaşık tutmadım. Düşünüyorum da, kaşık hayli az tuttum. Önlerine koydum, yemeyi denemelerine bıraktım dişimi sıka sıka. Etraf çok battı. Çok sinir nöbeti geçirdim o ayrı. Ama ikinci kaşıkla peşinde koşmadım ikisinin de asla. Kendimi övmüyorum. Yaşadığımı anlatıyorum.

Annelik bir mesele, bir iş, bir müessese, mükemmel yapılması gereken performans analizleriyle ölçülen, kıyaslanan, yargılanan bir konuma oturtulduğundan beri ne çok hasta çocuk ve kadın var farkında mıyız diye sormak istiyorum. İlişkiler hasta. Ruhumuz yaralı.

Kadının çocuğu olduktan sonra gerektiği kadar tam zamanlı anne olma ihtiyacını hem “kurumsal” düzen elinden alıyor; hem de ortaya Dünyacak “kaliteli zaman” anneliği diye bir yara bandı ruhlara yapıştırılıyor. Beklentiler bitmiyor. Kaliteli zaman beklentisi doğuyor. Çocukla kaliteli zaman, kocayla kaliteli zaman, kendinle kaliteli zaman. Hay ben kalite kontrolün içine edeyim diyesim geldi. Dedim gitti.

Anne oldun evet. Ama sen hala kendinsin. Aliye, Ayşe, Elif, Zeynep, Özgür, Ecem.. sen doğduğuna sana adı verilen o kişisin. Çocuğun oldu, çok şey değişti, doğru. Adın değişmedi. Hobilerin değişti belki, ama merakın baki. Unuttun ama  var içinde uyandırasın geldi mi.

Farkına varmak çok şey değiştirebilir diye yazıyorum.

Çocukken en sevdiğin şeyler, ergenken sevdiğin şeyler, en sevdiğin müzik, okumayı sevdiğin kitaplar, spor, sinema, sohbet, sokak, mahalle… hava… deniz kıyısı… gün batımı, arkadaşların… yeni zevklerin, hobilerin, merak ettiklerin… bunlar senin sıfat olarak kendine eklediğin annelik yolundaki yeni olası keşiflerin.

Fotoğrafın senin fotoğrafın. Kimliğin senin kimliğin. Profilin senin profilin.

Çocuğumuzun fotoğrafını kendi yüzümüzle değiştirerek, adımızın yerine onun adını kullanarak ona verdiğimiz sorumluluğun farkında mıyız?

Annelikte en çok kaçmak istediğimiz şey çocukları bağımlı, duygusal borçlu kılmakken, adımızı, soyadımızı, mesleğimizi, hobimizi onları odak alarak yaşamak, ciddi bir tezat ve varlık krizi değil mi?

Ben çocuk olsam, annemin her arkadaş sohbetinin odağı olmak ister miydim bilmiyorum.

Annemin sosyal medya hesabında benim fotoğrafımın olmasının, benimle olan fotoğrafının olmasının, beni nasıl etkilediğini bile bilemeden bu kadar “özdeşmiş” olmak ister miydim bilmiyorum.

Annemin benden başka bir işi olmasa, kendimden hayatımdan ne kadar sıkılırdım tahmin dahi edemiyorum. Anneme acısam mı, kendimi nasıl yok etsem de annem tepemden düşse diye neler yapardım hiç düşünemiyorum.

Daha fazla uzatmamam gerek, onu da biliyorum.

Yonca

“Yonca”

Fotoğraf: Nurdan Usta

 

Yazılarımdan haberdar olmak için mail adresinizi yazın:
 
4 Yorum
  • Pelin 11/10/2019 at 14:05

    Annelik krizi yazınızı çok sevdim, harika bir birikim gözlem farkındalık özetini öyle iyi kapsülleyerek sunmuşsunuz ki.. Zevk aldım, aldım, başka yerlere de iletmek, başka yerlerle birleştirmek üzere..Kovam büyük ve sağlam, deniz bulduğumda çocuk gibi seviniyorum, koşa koşa dolduruyorum kovamı..Teşekür ediyorum, sevgiler

    • Yonca Tokbaş 12/10/2019 at 13:16

      Ben teşekkür ederim.. ben de yazarken ayılıyorum çok konuda.. hepimizin kovasını doldurduğu nice denizleri olsun yeter ki…

  • SerdarD 14/10/2019 at 11:28

    Birilerine çok güzel ayna tutmuşsunuz👍 Bir erkek bunları söylese başına neler gelirdi ama siz yaşanmışlıklarınızla söyleyince anlaması gerekenler ders alır sanırım.
    Elinize sağlık😊

Bir Yorum Yaz

Yonca Tokbaş

Türlü çeşit kurumsalda, yurtiçinde ve yurtdışında, çok çeşit milletten insanla çalışmışlığı var.  Koşmaya başladı. Kurumsaldan ayrıldı. Kendini hem sevdiği hem de en iyi yaptığı şeylere verdi; yazmak, koşmak, konuşmak, sorunlara çözüm üretmek, arırları kurtarmak, doğayı anlatmak, koçluk yapmak gibi…

All stories by:Yonca Tokbaş