• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Asma Kilitli Aşk

Asma Kilitli Aşk

768 1024 Yonca Tokbaş

Köln’deyim. ANUGA Fuarı’ndan çıktım, düz gittim, sağa döndüm, daha da düz gittim. Az ileride bir yeşil alan geçip demir bir köprüye geldim. Trenler geçiyordu sağımdan. Boyum kadar bariyerler vardı. Boyum kadar bariyerlerin üstü başı dolap kilitlerinden kaplıydı. Asma kilitli aşk şeyleri.

Binlerce diyeceğim, acaba milyonlarca mı?
Ben Köln Katedrali’ne doğru giderken sağımda kalıyorlardı. Rayların diğer tarafındaki bariyerlerde de bu asma kilitlerden vardı ama o tarafta sayıları daha azdı.
Bu taraf öyle bir asma kilitliydi ki, perde gibi olmuşlar, bariyerin arkası görünmüyordu. Diğer taraf daha az asma kilitli olduğu için bariyerlerin ardında Ren Nehri, arkasında da uzanan gök görünüyordu.
Daha önce hiç aklıma gelmeyen bi şeydi bu kilitlere baktığımda gördüğüm kıstırılmışlık. İnsan ne yaşarsa onu biliyor ve yaşayarak anlayıp öğreniyor ya… algıda seçicilik dediğin de öyle oluveriyor. Al sana kanıtı.

Amsterdam’da görmüştüm bu asma kilitleri ilk defa. Köprülere takmışlar. Ay ne hoş geldiydi gözüme, ne romantik filan. Benim de bir asma kilidim olsa da taksam. Her aşka bir asma kilit veya aynı aşka her defasında yeni ve başka bir kilit. Tak dur.

Oysa bugün o köprüde yürürken o kilitlere bakınca “Sakın sakın sakın… hiç kimse başka birisine kalbinin anahtarını asma kilitle kitleyip de teslim etmesin. Kimse kimsenin kilidini eline almayı düşünmesin. Yok olsun öyle bir kilit ve anahtar. Kimse aşkı kitleyip demirlere asmasın!” deyiverdim.
Hapis ve habis bir duygu gibi geldi bu sefer bana bu asma kilitli aşk göstergesi nedense.
Yaş de, tecrübe de, gördüğün duyduğun, yaşadığın anladığın de. Ne dersen de.
Aşk, ilişki… yani içinden bağ geçen bir şey kilitle hiç bağdaşmasın.
Sonra düşündüm de düşündüm.
İmzalar, evraklar, evlilik müessesesi… mü es se se. Duyguları kurumsallaştıran, kitaba kanuna bağlayıp rüştünü ispatlı kılan tüm toplumsal düzene hay bi tüküreyim e mi!
Sen eğer kanun kitap imza vesaire olmadan birbirine gönülden bağlı olamıyorsan; diyelim ki ayrılacaksın gönülden ortak paydaları pay edemiyor ve uğrunda mahkemelerce savaşıp kıran kırana can yakabilecek bir öfke nöbetine kanunların tanıdığı hak ve hukuk çerçevesinde onaylı olarak sürükleniyorsan… ben ne anladım bu imzalardan kontratlardan kilitlerden diye kurdum da kurdum. Kudurdum.

Amma sövdüm o kilitlere baka baka.

Huysuz Teyze Yonca.

Bugün de böyle.

Düşünürken yaşlandım bir köprü geçinceye kadar yeminle.

Belki de, doğadan aldığı her şeyi paket paket paket yaparak üzerine “doğadan” filan yazan Gıda Terörü -pardon Sektörü- Fuarı ANUGA’dan çıktığım içindi bu üzerimdeki buhran.
Badem.. Paketli. Van Gogh’un Badem Tomurcukları tablosu sızlaması kapladı içimi.

Sağ sol her yer protein barı üretimhanesi. Bildiğin çikolatalı kaplı badem protein barı adıyla sunulur olmuş, önünde insan zincirleri. Pardon kuyrukları demeliyim 😉

Bunca ultra maraton koşan gördüm, hiçbirinin protein barı enflasyonu ve krizine girdiğini görmedim. Soğukta parmesan peyniri al yanına derdi Alper Dalkılıç. Erimiyor, tuzlu, insana ihtiyacı olan hızlı enerjiyi veriyor vs vs…
Bakiye Ablam… Ah benim canım Bakiye Duran Ablam. 100km Avrupa Şampiyonu olup efsane olarak tarihe geçerken acaba hangi protein barı vardı yanında?
Filan falan.
Kilit diyordum, atladım yine, köprüden fuara çıktım birden.

Vegan ürünler çıldırmış olmalı.
İnsanlar öyle bir üretim zincirine kilitlenmiş ki, neyden kopup neye kaçacağını şaşırmış. Bir kilitten ötekine.
Vegan peynirler denedim. Birisi sordu “satıcı mıyım, alıcı mı?” diye.
Yok dedim, ben yazarım. Acıkınca yiyorum, klasik bi insanım. Doğal. Fikir önderiyim. Bana uygun görülen etiket. (Ba ba ba babaaa, bana bak sen, pek havalıymışım gibi yaz Yonca).

“Ooo, öyle mi?” dedi, satıcı. Instagram hesabımı gösterdim. Etkilendi filan. İlla bizi çek dedi. Reklam istedi yani.
Çok lezzetliydi vegan peyniri. Bedava reklam yaptım bugünün tabiri. Kendime yaptığım bu haksızlığa da hayıflandım.
İçim burkuldu standları gezdikçe. Holler dolusu insan, ürün, paket.. tattırmak için harcanan “doğal malzeme”lerden oluşan devasa bir atık kent. Ama bunların ne önemi var di mi yani?

Bunca Gıda Devi… kim bilir kaç binlerce insan geliyor ziyarete, hepsinin tek bir hayatta kalma gerçeği var oysa ki!
Arıların varlığı, sağlığı ve üretkenliği.
Bütün işçi bal arıları dişi ve soframıza gelen her türlü gerçek besin kaynağı onların eseri. Önüme gelene söyledim arıları. Ben dedim, arıları kurtarmak için militanlık yapıyorum. Böylesi ortamlara “arı bombası” olarak düşüyorum. Meydanı bi şekilde boş bırakmamış oluyorum. Üzerine de bak bi güzel yazı yazarak Yaban Arısı gibi sokup ölmüyorum.

Doğada kilitler yok.
Doğada zincirler yok.
Doğada bir köprüye kilit takarak bağlılık yeminleri verip de arkadan vurmak yok.
Varsa var, yoksa yok.
En çok satın alıp tükettiğimiz şey ikiyüzlülük.
Zincirlerden, yemekten ve -aşk da dahil- paketlemekten hastayız… diye düşünürken ben… yürüye yürüye geliverdim Köln Katedrali’ne.
Girdim içine, gezdim dolaştım.
La Sagrada Familia’yı andım. Çocuklarıma snapchat attım, mutlaka bir gün La Sagrada Familia’yı görün diye. Katedralin içinde oturdum. 1 mum yaktım.
İnsanlara baktım.
500 basamak varmış tepesine çıkmak için aradım aradım bulamadım. Kısmet değilmiş diyerek dışarı çıktım. O sırada haber veren yazar arkadaşım İdil Dammer sağolsun, Köln’ün en eski pastanelerinden biri olan Cafe Reichard’a oturdum.
İçerisi yaşlı, şık, incili Alman Hanım ve Beylerle doluydu.
Apple Strudel yedim.Arı yoksa elma yok, ondan arılara sağlık dedim.

Çayımı içtim. İnsanları izledim.
Aynı asma kilitli aşk dolu demir köprüyü geçip gittim.
Yonca
“Zinciri kopuk”

Köln-Messe
7 Ekim 2019
Saat: 17:20

Yazılarımdan haberdar olmak için mail adresinizi yazın:
 
2 Yorum
  • Ayyüce Yağcı 08/10/2019 at 12:56

    Ben de seninle belki saat farkıyla aynı yerdeydim kölnde 🙂 dedim bir insan kilitli diye yani zorla seninleyse hiç olmasın daha iyi, gerçek aşkın kilitlere ihtiyacı olmaması lazım. Ama demek ki gerçek aşk da yok ki insanlar bu kadar kendini kilitlere adamış aşk yerine 🙂 sevgiler

    • Yonca Tokbaş 12/10/2019 at 13:29

      sembol ihtiyacı… insanca belki de.. bilemiyorum.. şimdiki ben bunları istemiyor… 🙂

Bir Yorum Yaz

Yonca Tokbaş

Türlü çeşit kurumsalda, yurtiçinde ve yurtdışında, çok çeşit milletten insanla çalışmışlığı var.  Koşmaya başladı. Kurumsaldan ayrıldı. Kendini hem sevdiği hem de en iyi yaptığı şeylere verdi; yazmak, koşmak, konuşmak, sorunlara çözüm üretmek, arırları kurtarmak, doğayı anlatmak, koçluk yapmak gibi…

All stories by:Yonca Tokbaş