• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 16

♫♫♫♫

Feribota binmeyeli çok olmuş. Çocuktum en son. Şimdi neysem?

Koca çocuk!

Yaşa dair öyle farklı düşünüyorum ki! Yani, “Ay ben büyüdüm, yaşlanıyor muyum yaw!” filan şeklinde aklıma gelmiyor yaş olayı. Çok acayip ama öyle.

Yaşsızlık hissi var bende. Hayatımın İnce Detayı da öyle düşünüyor. Yaşım yokmuş benim.

Galiba gerçekten öyle.

Hani, “Ay ben neydim ne oldum, ya da, artık onu yaparım, bunu yapamam!” yok kafamda. Hiç olmadı.

Kendimi yaşımla bir yapılabilirler/yapılamazlarla sınırlamadım.

Çok şükür.

Bi de şu tam bi konuya başlarken başka yerlere dalıp gidivermesem iyi olacak ama, olmuyor.

Affola.

Dikkat kitabın da adı Karışık Kuruşuk Şeyler zaten hatırlatırım.

Neyse feribota bindim diyordum, Bodrum-Datça feribotu.

Çok önemli bir detay vardı feribotta; ince belli bardakta -ve küçük bardak, Ajda bardak değil- çay satışı vardı.

1 Lira.

2 tane içtim.

Yanımda Bay Suyun Önemini Bilen C. Bey oturuyordu. Canan Tan’ın İz kitabını okuyordu. Laf lafı açtı. Bay Suyun Önemini Bilen C. Bey’e de -ki bu Bey lafına çok gülerim- 2 tane çay ısmarladım. Avusturalya’da yaşıyormuş bunca senedir. Memleket hasreti işte, ince belli çayın öneminden girdik sohbete, sohbet ede ede de geldik. Uzmanı olduğu tarımsal sulama sistemleri üzerine, iş hayatına dair, Türkler ve yabancılar arasındaki farklılıklara dair, gurbete dair… Hey Allah’ım ne çok şeyden konuştuk.

Meğer o gün bir de yaş günüymüş.

O da Aslan’mış.

Şaştım kaldım.

Hayat bi acayip tesadüfler silsilesi işte.

Yol böyle su gibi geçti.

Sonra Bay Suyun Önemini Bilen C. Bey bir kafenin yolunu tuttu gitti, bense kalacak bir yer aramaya başladım.

Yola nasıl ve neden mi çıktım?

Anlatıcam bi dakka.

2-3 gündür düşünüyordum. Her şeyi düşünüyordum.

Aslında 2-3 günden daha uzun zamandır bir sürü şey düşünüyorum.

Bi düşünme hali geldi bana.

Hayırlı düşünmeler.

Kendimi Kaf Dağı’nda filan asla görmüyorum, yemin ederim.

Ama şu yazma halinde olmayı nasıl seviyorum, nasıl ağzımın suları akıyor anlatamam size.

Benim deşarjım da burası.

Yani hem burası, hem her yerdeki yazdıklarımın içi; çünkü aslında en sessiz anımda bile kafamdan bir şeyleri yazmayı planlamakta, yazmakta ya da yazma hayalini kurmaktayımdır.

Neyse ne.

İşte hele son günlerde bu yazdığım Karışık Kuruşuk Şeyler’i 13 Ağustos’ta bitirmeye ve o gün her nerede kalırsa o son cümle, öyle teslim etmeye karar verdim ya, içime bununla ilgili bir hayal düştü.

Yalnızım.

Sorumsuzum.

Küçüğüm.

Büyüğüm.

Doluyum.

Boşum.

Bi yerdeyim.

Ne uzak, ne yakın.

Ne gitmesi zor, ne gelmesi.

Ne de dönmesi.

Geri dönmesi… İleri gitmesi.

Ne yorulmuşum vardığımda, ne dinleniğim.

Tek isteğim kendimle kalmışım baş başa.

Bi ben bi ben bi ben!

Bi rakı, belki bi şarap. Tatlar ev yemeği kıvamında; domates soğan zeytinyağında kavruluyor kokusu burnumda.

Bilgisayar karşımda…

Budur yani.

Tüm istediğim budur.

Buydu.

Kimseyle geçireceğim bir zaman istemedim, kendimden başka.

Bi de her şeyin hâlâ ve hep iyi olduğu yakın geçmiş zamana gitmek istedim.

“Yapabilirim” duygusu adına, yaptım.

Ne var ki yapmayacak aslında.

Ama işte, hem “alır başımı giderim” var içimde, hem de “acaba mı” hayal kırıklıkları pıt pıt atıyor kalbimde.

Hayal kırıklığı dediğim de, hani alır başını gidersin de, bi şey yapamaz, kös kös oturur geri dönersin ya ellerin bomboş… Olur mu işte öyle acaba korkusu, endişesinden bahsediyorum.

Beni anlıyorsunuz di mi?

Ya o kadar bıktım ki bu olmamış denenmemiş şeylerin endişesi yüzünden hayata ket vurmaktan!

Düşünme yap kardeşim!

Çocukları karşıma aldım. Anlatmaya başladım.

“Benim derdim, isteğim budur. Bi gidesim-gelesim var… Ne dersiniz?” dedim.

“Harika…” dediler.

Ben de kendimi feribotta buldum.

Ha o kısmı zaten yazmıştım galiba önceki sayfada.
Neyse bu da tekrarı oldu.

Geri dönmek yok bu satırları yaşarken asla. Değmez ki minnacık bir hata için geri dönmeye.

Değer mi?

Devam mı?

Tamam mı?

Öyle güzel bir hismiş ki bu “evden göstere göstere ailemin rızasıyla kaçtım” durumu anlatamam.

Ruhum göbek atıyor bir nevi.

Siz hiç evden kaçtınız mı peki?

Bu benim ikinci kaçışım.

İlki mutsuzdu.

Bu mutlu oldu sanki.

Bakalım…

♫♫♫♫

Kendimi bir an, aralıksız aynı pozisyon hakkında bir program boyu aynı heyecanla ve hararetle konuşabilen Erman Toroğlu gibi hissettim.

Pek bir inceleyerek izlerim kendisini ve hep merak ederim nasıl bir meziyettir diye.

E baksanıza, olabiliyormuş.

Tam 113 sayfadır ben de yapıyorum.

Sabır.

♫♫♫♫

Az evvel bu sayfaya bi şey yazmaya başlamıştım. Ama anladım ki, bu kitaba öyle şeyler yazmak istemiyorum.

Hiç hem de.

Sildim.

Neydi ki demeyin?

Boşverin.

Bazen bazı şeylerin kişiye özel kalması gerek ve öylesi çok güzel.

Yazar kendini bile ortaya koysa, yazmamalı bazı şeyleri belki de.

Kendine saklamalı.

Hele derdi tasayı, endişeyi yazarak kendimi onlara bağlamak, onları da bana olduklarından daha fazla askıntı yapmak istemiyorum.

Yazdığınız şey yazgınız oluyor. Oluyor inanın.

Mesela Amin Maalouf yapmıştı bunu Işık Bahçeleri adlı kitabında. “Bu da benim özelim” dercesine bitirmiş hikayeyi, söylememişti o özeli bize.

Bayılmıştım o sona.

Onun gibi.

Onu bunu bırakayım da şimdi, size bu sabah beni sevindiren şeyi söyleyeyim.

Sabah bi cesaret giydim koşu şortumu, tişörtümü. Suyumu içtim.

Attım kendimi yola.

Orman yolu içinden geçip sahile vardım.

Limanın önünden, sağımdaki yelkenlilere baka baka koştum.

Koştum diyorum, duyuyor musunuz?

Aylar sonra ilk defa koştum!

Sanki hiç koşamayacakmışım gibi düşünürken, o gün geldi gibi!

İlk 400 metrede çok korkaktım. Sürekli “acaba o korkunç ağrı girecek mi sağ ayağımdaki sinirlere” diye düşünmekten kalp krizi geçirecektim.

Sonra korkudan yürümeye karar verdim. 5 dakika yürüdüm. Düşünmek için yürüdüm.

Bazen koşarken çok düşünüyor veya hiç düşünmüyorum. Yani sanırım ne düşündüğümü düşünmeden koşuyorum. Bilinçliyim ama bilinçsizim.

Sanki narkozluyum.

Yürürken neden korktuğumu düşündüm.

Ayağımda bir ağrı var evet, ama sadece var. Hani o beni benden alan ağrı mı?

Hayır.

Kafamdaki ağrının şiddeti ile gerçek ağrım arasında şu anda büyük fark var.

Önce bunun farkına varıp kabul etmem lazım.

Gerçekle kafamdakini karıştırmamam lazım.

İnsan bazen gerçeklerle korkularını, endişelerini karıştırabiliyor. Çocuklar gibiyiz biz de!

Öcü möcü diye bi şey yok.

Ama kafamda sanki varmış gibi düşünüyorum ve korkuyorum işte.

(Pardon bu arada şu anda Datça’da Ezan okunuyor. Bulunduğum kafede müzik devam ediyor. Dubai’de yaşaya yaşaya ne biçim şeylere alışmışım farkında olmadan! Dubai’de Ezan zamanı hayat ve tüm sesler duruyor. Çalan müzikler susuyor… Oysa şu an benim için bu ülkenin, ülkemin yani, en büyük zenginliği ve özelliğidir Ezan sesine karışan kafedeki müzik sesi!)

Neyse nerede kalmıştım?

Hah hatırladım!

Koşarken ayağım ağrır mı korkusundan yürümeye başlamışken işte; kendi kendime ağrımın kötü olmadığını, aslında koşabildiğimi, olmadı, zaten ağrım gerçekten artar ve kötü olursa her zaman durabileceğimi ama gittiği yere kadar -ki 100 metre bile olabilir hiç önemli değil mesafe ve süre- deneyebileceğimi söyledim.

Bunları kendime söyleyip telkin ettikten sonra, yeniden koşmaya başladım.

Bu sefer kafamı iyice dağıttım ama.

Hemen sağıma soluma, denize, insanlara bakmaya başladım. Yanıma hemen bi köpek geldi koşarak. Sağıma soluma atladı. Azcık korkuttu serseri şey beni.

Söylendim kerataya. “Koşan insanları korkutmak iyi bi şey değildir.” dedim ona. Ama ayağımın ağrısına duyduğum önyargıyı yıktı afacan. Ona bakayım edeyim derken acım var mı yok mu düşünemedim bile.

Gel de kız sıpaya kolaysa!

Kızamadım o sokak köpeğine.

Teşekkür edesim geldi hatta; çünkü karşıma çıkıp beni takip etmeye başladığından beri bir de baktım ki 2 km. olmuş şaka maka. Tabana kuvvet kaçmışım keratadan.

Bunca zaman sonra ilk defa 2 km.’dir koşuyordum bu sabah işte.

(Kafamda Teoman çalıyordu. Çok özledim Teoman’ı. Çok özledim. Kelimeler büyüyor ağzımda… Paramparça…)

Gerçi kalbim eski gücünü kaybetmiş sanki. Koşarken gümbürdüyordu bu kadarcık mesafede bile. Ama tabii yediğim içtiğimin de bu işte suçu var.

Bu ara biraz fazla rakı içtim. Uykusuz da kaldım yazıcam diye.

İçerek spor olmaz ki!

Anasını satayım seviyorum rakımızı.

Kadına çok yakıştırıyorum.

Efeler gibi içiyor kadınlar rakıyı.

Şerefleriyle.

Ve bütün bunları düşüne düşüne tam 3,5 km. koşmuşum.

Ter içinde, kalbim gümbür gümbür koştum.

İyileşiyorum yazdıkça, koştukça. Koşup yazdıkça.

Hayatımın İnce Detayı’nı çok özledim şu anda.

Arayıp söylesem…

Bunları da sevebilirsin

Bir Yorum Yaz

Yeni Yazı Yayında! Okumak için tıkla!

Helal Mutsuzluk

Benden yepyeni bir ben, hatta birkaç tane ben daha doğurduğumu düşündüğüm şu dönemde, daha önce hiç bu kadar derinden hissetmediğim bir mutsuzluğa düştüm. Beni tanıyanlar, “mutluluklarını çok yüksek seviyede yaşadığın için, mutsuzluk da seni o kadar yüksek çarptı” dediler. Bilmiyorum. Gerçi üzüntü demeliyim belki, mutsuzluk yerine. Üzüntü mutsuz ediyor, o da var.