• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 21

♫♫♫♫

Zaman kadar önemli, kıymetli, değerli ne var bilmiyorum. Hani altından da, elmastan da değerli; her türlü hisse senedinden daha kıymetli.

Elinden gitti mi, yerine asla koyamadığın bir değer zaman. Elindeyken de gerçek değerini bir türlü gerçekçi biçemediğin bir değer.

Kazanmak zor, kaybetmek kolay.

Her derdine deva olduğu gibi, zehrin de olabilir.

Öldürmez, süründürür.

Uçurmazsa bile güldürür.

İnsan bin tane şey yaşıyor bir gün içinde bile. Bin tane insan ve olay giriyor sahnesine.

Zaman geçip gidiyor, hiiiç orda yokmuş gibi. Sürekli.

Sen inatla bi derde tutunmaya çalışırken -ki insan dert tasa bağımlısı oluyor farkında olmadan- zaman sana karşı iyimser bi tuzak kuruyor.

Görmek, farkında olmak istersen tabii.

Ben anladım ki, çok uzun bir süre, ama çok uzun, (belki de benim için gereken zaman buydu başkası için daha uzun veya daha kısa olabilir) sürekli babamın acısına kaçtım. O acıya sığındım. Bunu bir iş edindim hatta.

Ne zamanki bi derdim oldu, bi şeye çok içerledim, veya bunalasım oldu; hooop kendimi babamın kaybında buldum.

Bi baktım ki içinde kaybolmaya yüz tutmuşum o acının. Bi kendime acıma hali ve hatta belki acındırma da vardır içinde bilemiyorum inanın; çünkü hiçbiri asla bilinçli şeyler değildi bunların. Bilinçli yapılmıyor bunlar. Asla!

Ne zaman çok üzüldüm ve üzüldüğümü fark ettiğim konulardan, gerçeklerden kaçmaya ihtiyaç duydum, babacığımla olan özleme, onun o yokluğunun kokusuna sarılmayı tercih ettim.

Evet evet, bu bir tercihti belki de.

Ama onca zaman tek fark edemediğim şey ne olmuş biliyor musunuz? Babamın yokluğu, benim ilacım olmuş. Ona sığınıp zırladıkça, içime kapanıp dönem dönem yasımı uzattıkça, başka can yakıcılardan uzak kalmışım. Kendimi sığınakta saklamışım bir bakıma.

Babamın yokluğu kalkan olmuş bir sürü başka gündelik/basit ve daha uçuşkan ama işte bana göre önemli acıya.

O acı bana siper olmuş. Babam gittiği yerden timsahlara bırakmamış beni.

Ne garip değil mi?

İnsanın en büyük kaybı, acısı işe yarar mı?

Yarar.

Mış.

Bana yaramış meğer de ben bilmezmişim.

Zaman, bana bunu öğretti işte.

Zaman bana özlemi, hasreti unutturmadı. Zaman bana bu acıyla yaşamayı, barınmayı ve kendimi başka acılardan korumayı öğretti.

Şimdi bakıyorum, hâlâ arada bir bu acıya sığınasım geliyor. Canım acır acımaz hemen; “Babaaa!” diye kendimi omzuna atıyorum bir şekilde.

O omuzda küçük dilimi sallaya sallaya ağlıyorum rahatça. Kimseye sığınmama, zayıflığımı teslim etmeme gerek kalmıyor.

Utanmıyorum orada.

Kimse görmüyor belki ondan.

Adı geçiyor içimden.

Kokusu geliyor burnuma ve burnum hemen feci sızlıyor.

Soruyorum sorularımı. Hesaplaşmalar yapıyorum.

Kimi zaman işime gelen cevapları kendi kendime veriyorum, o vermişçesine. Kimi zaman verebilecek olduğu cevaplara sinirleniyorum. E haklı çünkü, ben de biliyorum. Yüzleşiyorum.

O yokluğun içinde kendime dair bin tane merhem yaratıyorum.

Ama artık acıların içinde kaybolmuyorum. Hiç.

Biliyorum neden oradayım.

Biliyorum ki bir şeyin yansıtmasını yapıyorum. Ama buna ihtiyacım olduğunu da bildiğimden kendime kızmıyorum.

Acımıyorum.

Kendime; “Hmmm. Tamam şekerim, sen şimdi klasik bi kaç gel, ben buradayım.” diyorum omzuma tıp tıp vurduğumu düşünerek. Kendime karşı daha anlayışlı, daha az acımasızım bu konuda.

O zaman, öyle iyi geliyor ki bunu düşünmek.

Ah be zaman, bileydim sen bana bunu anlatıp öğreteceksin, bileydim ki acılarımdan bana yolları begonvilli bir patika öreceksin, yemin ederim daha erken değerini bilirdim.

Olsun.

Geç olsun güç olmasın demişler. Güç olmuş olsa da sorun değil.

_miş’li geçmiş zamanı pek severim.

Şimdiki zaman gibi.

Değerini biliyorum.

Şimdi.

Çok değerli.

Miş.

♫♫♫♫

Ben bi arkadaşıma aşık oldum.

Hatta çok fena aşık oldum. Kimseye söylenmez ki bu.

Çok zor bir durum.

Sürekli dipdibeyiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gayrı gitmezken, sohbet muhabbet her şey ortakken birden çarpıldım. Öyle çarpıldım ki, adının baş harflerine İngilizce kısa hikayeler yazdım. Kasada duruyor.

Olacak iş değil ama anasını satayım oluyor.

Hayatım altüst oldu.

Utansam utanamam, söylesem söyleyemem.

Ben de içime attım.

Ama atılacak gibi de değil, bi tür işkence çünkü her gün görüyorum, her gün birlikteyiz.

Takılıyoruz. Eğleniyoruz.

Herrr şeyden konuşuyoruz ve ben yüzüne baka baka hiçbir şey yokmuş gibi davranmak için kırk takla atıyorum.

Yalanım yani.

Yalan Dünya benim.

İnsan arkadaşına yalan söyler, kandırır mı?

Bilmem nasıl olacak.

Bi süre böyle devam ettim.

Etmeliy(d)im.

Sonra bi akşam iş rayından çıktı.

Ortam çok kalabalık.

Müzik nasıl güzel çalıyor anlatamam. En sevdiğimiz, müdavimi olduğumuz bardayız.

Rahmetli Orjinal Barmen O. vardı o zaman. Şimdi bu kitabı okuyan kaç kişi onu bilir, hatırlar acaba?

Rahmetli diyorum çünkü Allahsız biri, onu Bebek’te yürürken sırtında Allah yazan dövme var diye vurduğunu itiraf etti.

Yazık etti Allahsızlar Rahmetli Orjinal Barmen O.’ya.

İşte Rahmetli Orjinal Barmen O. bardan bize göz kırparken, o sırada arka arkaya en önce Simply Red’den Stars, ardından Oya-Bora’dan Çingeneler Zamanı ve hemen ardından Erkin Koray’dan Çöpçüler çalarken…

Ken ken ken…

Ara vermek zorundayım arkadaşıma aşık olmama!

Çünkü; bi mail geldi Kiraz Dudak Editör N.’den.

Ben ona daha önce bi mail atmıştım. O da bana yeni cevap yazmış.

İyi haberler vardı mailinde. İyi olacak olan haberler.

Bi de “Metin Serezli yana yakıla seni arıyor!” yazılıydı.

Bu sayfayı yazdığım gün, Kelebek yazımda “İsim-Şehir-Hayvan”ın Bodrum sahnesini yazmıştım.

Ona istinaden bana teşekkür etmek istemiş. Veee ben bugün çocukluğumdan beri hayran olduğum Metin Serezli ile konuştum.

Ağzım kulaklarımda.

Kossskoca Metin Serezli, bana öyle inanılmaz güzel şeyler söyledi ki! Gözlerim dolarak dinledim onu, sesim titrekçe telefonda.

Nutkum buna tutuk şu anda.

Ben yazıların sihrine çok inandım hep.

Ömrü hayatımda aklıma gelemeyecek şeylerin gerçek olmasına neden oldu yazılarım. Yazılarım bana mucizeler taşıdılar.

Büyü gibi.

Sihir gibi.

Bir yazıyı yazarken içinden geçen hayalimin gerçek olması olasılığı hiç aklıma gelmiyor oysa.

Ama baksanıza, ben düşünmesem de hayal gerçek oluyor!

Durduk yerde, hayran olduğum Metin Serezli’yle bana bir telefon konuşmasına neden oluyor bir yazım.

Ne onur!

Yazılarım beni asla hayalini edemeyecek olduğum şeylerle buluşturuyor. Hep çok acayip şaşıp kalıyorum yazıların gücüne.

Çok dikkatli yazmak lazım çünkü yazıdaki kader, senin de şansın oluyor…

Gerçekten.

Ben evden kaçtım bu arada.

Daha önce de demiştim biliyorum. Ama düşünsenize, yazmak için evden kaçınca, yazınca ve başına yazın yüzünden bi hoşluk gelince, daha da feci yazasın geliyor. Ya da daha sık kaçasın!

Aman aman… Tehlikeli düşünceler bunlar. Sakin.

Ya daha fazla mucize gerçek olursa diye düşünmeye başlarsam hele, iyice tehlikeli olur durumum.

Durayım orada.

Şu an harika bi yerdeyim.

Cennette.

Bazı insanlar yaşarken cehennemdeler, bazısı ise her daim cennette yaşıyor.

Ben hep cennetteyim.

Çok mutluyum.

Bi yaş daha büyümeden, bi yaş daha büyümeme tam 7 gün kalmışken, yine bi minik hayalim gerçek oldu.

Azcık daha, olma olasılıkları yüksek hayallerim var.

Olurlar di mi?

Sabırlıyım. Beklerim.

Olunca sevinirim.

Ben hiç olması imkansız hayaller peşinde koşmadım ki! Olması imkansız hayalleri isterken de yüzsüz ve pişkin olmadım. Olursa, şükrederim diyerek uçtum.

Haddimi bildim.

Hayalim gerçek oldu mu da, şükretmeyi bildim.

Bu güzel telefon konuşması üzerine, ki Metin Serezli bana çok değerli şeyler söyledi bilmem hakkediyor muyum, umarım kimsenin yüzünü kara çıkartmam bu hayatta -Ne İstediğini Bilen F. Hanım, yani şu an içinde yaşadığım cennetin sahibi olan güzel insan- öğlen yemeğim için bana harika bir kırmızı biber közlemişti, yanında kara incirli, sirkeli ve zeytinyağlı bir salata yapmıştı, İyi Müziksever Hızır S. onları getirdi.

Afiyetle onları yiyeceğim şimdi gülümseyerek, şükrederek.

Mutluyum yemeğimi yerken. Başka türlü mutlu.

Tatmin olmuş bi mutlu.

Parmaklarımı da yiyesim geldi, o kadar mutlu ve keyifliyim şu anda!

Kendime bi kadeh pembe şarap ısmarladım.

Roze demiycem işte.

Pembe şarap o!

Hayalperest bi tat. Çaktırmadan çarpan bi tat.

iPhone’da da Sezen açtım.

“Gidemem” dinledim.

Bu şarkıya sonra geri dönerim.

Gidemem.

Bi şekilde hiç aklıma gelmeyen, hayal edemeyecek olduğum sevinçlerin başıma gelmesidir benim şansım.

Ben şanslıyım.

4 Yapraklı Yonca’yım.

 

Bunları da sevebilirsin

Bir Yorum Yaz

Yeni Yazı Yayında! Okumak için tıkla!

BABAM BENİMLE DANSEDERDİ 

Yıl 1990’mış. Babam ve ben. Serpil Halamın kızı Yeşim Abla’nın düğünüymüş.
Bana dans etmeyi öğretmişti. Vals, çarliston, swing ve rock’n’roll. Evde de yapardı böyle. Alakasız kaldırır zorla, dans edersin. Acayip sinir olurdum bazen. Boğazım parçalanacak şu an öyle düğümlendim yazıyorum. Kimseleri görecek halim yok!

10 Aralık 1994’de kaybettiğimizden beri -ki o tarihten 5 gün önce gördümdü en son- ilk defa Çarşamba sabaha karşı uçaktan indiğimde bu 15 saniyelik videoda gördüm babamı!

Yeşim Abla yollamış. Alanda kalakaldım bavullar dönerken. 100 kere izledim. Al başa izle ayaklarına bak, enerjisine bak, yüzüne, bıyığına bak. Beni çekişine bak. Zıplamasına bak. Bana gülümsemesine bak. Nasıl eğleniyor bak. Muzip hınzır gülümsemesine trilyarca bak! Bak bak bak! Bak kızım bak. “Ya baba dur yeter” demişimdir kesin de öyle bırakmıştır beni. Bir de zeybek oynadılardı yanlış hatırlamıyorsam.