• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 20

♫♫♫♫

Beni affedin yine.

Çok uzun zaman önce olmuş ve fakat elimden kaymış bi şeyi hayata geçirmem gerek bu kitapta.

Kendime bundan bir ya da iki yıl önce söz vermiştim. Bu sefer sondu ve bir daha bu konuyu açmayacaktım.

Ama aklıma hiç karışık kuruşuk bir kitap yazacağım gelmediğinden, düşünmemiştim elime geçecek bu şansı. Bi sonraki sayfada okuyacağınız hikaye, gerçek. Gerçi bu kitapta pek uydurma hikaye yok. Azcık var.

Bi sonraki sayfadaki hikayenin her bir satırı nasıl yazdıysam öyle oldu.

İçindeki duyguları eksiktir hatta. Hatta öyle çok eksik var ki orada, eksikler içimde bir armağan. Bazısı da yara.

Ama yaralarım da armağanlarım sayılır benim.

Yaraların bi çoğu, zamanla çok şeker kabuk bağladı.

Armağanlar ise beni her gün şımartıyor.

O zamanlar, yani bu hikayeyi yazdığım zamanlar bana bi adet çok mütevazı ödül getirmişti. Benim için hayatımda bir ilk, tek ve belki de son.

Ne yazık ki, veya aslında ne şans ki demeliyim; ödülüm evimde, odamda çıkan bir yangında yandı. Hikayenin de kağıda kavuşup bi kitapta olduğunu biliyorum ama, asla benim elime geçmedi o kitap, izini de kaybettim gitti. Sanırım izini takip etmedim. Nedendir bilinmez. Kaçak duygular ve kaypak azmim yüzünden.

İçimde kaldı bunca yıl.

Tam 18 yıl oldu.

18 yıl, bir genç kadın için reşit olma ömrü.

Benim ehliyetimi aldığım yaş.

Hikayem de ehliyetini eline aldı bence.

Barıştı duygularıyla.

Ehliyetini eline alan o genç kız, artık o zamanki kadar korkmuyor timsahlardan mesela.

Hiç ve asla.

♫♫♫♫

“Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü, kör oldum.” diye boşuna dememiş Cemal Süreya…

***

Hava soğuk. Üşüyorum.

Uçakların inip kalktığı yerdeyim. Ben de uçuyorum. Babamla aynı seviyede, bulutların üstünde. Babam sanki yarım ağız bir gülümseme gönderdi, uçak bile sarsılıp hıçkırıklara boğuldu sayesinde. “Baba, ben hani sana çok kızmıştım, kötü şeyler demiştim… Aslında öyle değildi…” dedim. Bir sessizlik oldu havada, sonra; “Tamam mı babacım?” diyebildim geç de olsa, kendi içimde. Gözlerimi kapadım, geçmişe gittim, ta eskilere.

Ben trendeydim, babam dışarıda.

Tren uzaklaşmaya başlıyordu ki, babamın o içi derin mavi, çevresi kırmızı olmuş gözleri doldu. “Hadi kızım sağlığını koru!” dedi bana el sallayarak şefkatle. Benim de gözlerim doldu. Sessizlik oldu havada yine.

Bugüne geldim sarsılarak, birden bire.

***

Hayatım hep gelip gitmelerle dolu. Yollar hep çok uzak ve hiçbir zaman beni ona götürmüyor, onu da bana getirmiyor. Ben hep yokum. Varken de nedense orada değil gibiyim. Hep mesafe var aramızda. Bir türlü kapanmaz o ara. Kapanmadı zaten, kaldı aramızda. Ben küçükken Ankara Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Hayvanat Bahçesi’nde fotoğraflarımı çekip filleri, timsahları gösterirdi bana. Ben de sorardım; “Timsahlar beni parçalar mı baba?” “Ben seni hiç timsahların yanına bırakır mıyım Yonca!” Yok! Hayatta bırakmaz babam beni timsahların yanına.

Bırakmazdı asla.

Peki ya şimdi neden timsahlarla yalnız bu Yonca?

***

Arkadaşlarıma hatıra defterimi verdim, yazdırıyorum, babama da verdim.

Yazdı, altına imza attı: “BKB”

“Bu ne demek baba?” dedim. Kahkahalarla; “Baba Kıçı Boku.” dedi o afacan okyanus mavisi bakan gözlerle bana. Dehşete kapıldım, her şeye kıl yaşımdayım ya, çok kılım babama da. Ama babam hep aynı şeyi tekrarladı, ısrarla; “Biz annenle birbirimizi çok sevdik, siz dünyaya geldiniz. Benim bir kızım, bir de oğlum var bu hayatta, sizden başka da hiçbir şeyim yok evladım. Sen babanı sevmezsin kızım ama ben seni çok severim Yonca. Gel bir sarılayım sana!” Bana o zamanlar bunlar hep kelalaka geldi. İçimden; “Sevmez miyim be baba!” diye çok dedim ama yüksek sesle çıkıvermedi o kelimeler ağzımdan bir türlü, kaldı bağrımda.

Babam hep sarıldı bana. Ben sarılmasam da sarıldı bana, sıkı sıkıya.

***

Ah o ara! O arayı bir kapatabilse o benliğim, bir gidebilse yanına, bir sarılıp rahatça “Babam!” diyebilse, kıkırdak bir “Baba Kıçı Boku” olabilse, bir yense o isyankar yüreğini, söyleyebilse yüzüne aslında benim için ne çok şey ifade ettiğini… Ama bunların yerine bambaşka şeyler söyledi o bana uzak benin ağzı olmayan dili. Sen beni, benden habersiz anlattın, sevdin. Ben de seni senden habersiz anlattım, sevdim. Bu nasıl işti, ne ben anladım ne de sen ve hayatımız, böyle geçti gitti.

***

Çarşamba gecesiydi. İstanbul’dan aradım sesini duymak için. Nasıl da kızgın bana. Belçikalı misafirimiz Hans H. geldi Ankara’dan İstanbul’a. Öğrenci evimizde bizimle kalıyor ya, başladı babam dırdırlanmaya; “Bunlar bana ters şeyler kızım!”

“Sana da her şey ters be baba!”

“Gelsen de seninle bir konuşsak Yonca…”

“Ay yine ne konuşcaz baba?”

“Yoncacım yapma!”

Ama yaptı Yonca. Kapattı o telefonu.

Hem de ne kapatmakmış ama! Haftalardır görmediği, yıllardır özlediği adamı bir kapatışta tam kapamış o telefonla. Meğer ta uzaklara uğurlarmış babasını, ne bilsin o sırada.

O, son telefonmuş aslında.

Onca yıldır kahkahasıyla, hayatla geçtiği dalgasıyla, aklıyla, fikriyle, muzırlığıyla öylesine varmış ki babası Yonca’nın hayatında, birden bire o kadar da yok oluvermiş anında. Ne karışan var, ne de görüşen o günden sonra. Kız kızabilirsen şimdi, duvarlara!

“Hele bir gitse de, nefes alsam…” derken, “Al sana gidiverdi işte! Çok istedin ya! Yap ne yapacaksan, rahatsın!” gibi olmuş birden.

Rahat batar şimdi de.

Hayattır sana rahatı batıran, sen o gidişi düşünmedikçe…

***

Meğer “rahatsızlığım” dediğim, huzurum ve güvencem-imiş. Rahatım, timsahlarla çevrili bir ada-imiş. Timsahlar, o varken bana korkup sataşamaz-imiş. O yanımdayken, hayatımda görünmez sihirli kalkanlar var-imiş. Babam ortaya; “Kızım beni sevmez ama kazaklarımı giyer. Kazaklarımı benden çok sever.” derken, kendince havayı yumuşatıp bana kucak açar-imiş… Meğer her şey miş miş miş! Varken elimde imkan ne kalkıp sarıldım, ne de; “Babacım, ben de seni çok seviyorum” dedim. Ben, bu ben var ya bu ben, itiraf ediyorum ben babamın kalbini çok kırdımdı ben! Babam 52 yaşındaydı, onu kırdığımda ben.

***

Ben, bunları düşünürken, birden uçak yine sarsıldı, beni geçmişten şimdiye, yanına aldı. İndim o uçaktan. Gittim yanına.

Artık çok geç olsa da…

***

Hava çok soğuktu.

Kirpiklerim dondu. Kaşlarım dondu.

Suratımın her noktası babamın yanaklarında kaldı. O soğuk odada, babamın yanında, yanımda onu hiç tanımayan ölüm kadar beyaz bir kadın ve bir adam; dolabı açıp babamı soğuk sessizlikten, sessiz sıcağa çıkardılar yavaşça. Benim yanıma…

Çenesini bağlamışlar.

Kimse bağlayamazdı babamın çenesini! Hep konuşur babam, susmaz asla.

Kimse yatıramazdı babamı, yatmış oysa…

O hiç uyumayan, uyutulamayan, susmayan, susturulamayan; hayalperestim, uzaylım, hacıyatmazım, keltoşum, babam; gözleri kapalı, genç, kuvvetli, çocukçacık, mutlu ama yalnız orada…

Benim babam hem sustu, hem de uyudu.

10 Aralık’ta.

Bunları da sevebilirsin
1 Yorum
  • Seçil Güven 14/09/2017 at 17:35

    Çok sevdim, çok ağladım…Hep seviyorum yazdıklarını, seni de çok seviyorum.
    Şifa olsun sana da , okuyana da.

Bir Yorum Yaz

Yeni Yazı Yayında! Okumak için tıkla!

BABAM BENİMLE DANSEDERDİ 

Yıl 1990’mış. Babam ve ben. Serpil Halamın kızı Yeşim Abla’nın düğünüymüş.
Bana dans etmeyi öğretmişti. Vals, çarliston, swing ve rock’n’roll. Evde de yapardı böyle. Alakasız kaldırır zorla, dans edersin. Acayip sinir olurdum bazen. Boğazım parçalanacak şu an öyle düğümlendim yazıyorum. Kimseleri görecek halim yok!

10 Aralık 1994’de kaybettiğimizden beri -ki o tarihten 5 gün önce gördümdü en son- ilk defa Çarşamba sabaha karşı uçaktan indiğimde bu 15 saniyelik videoda gördüm babamı!

Yeşim Abla yollamış. Alanda kalakaldım bavullar dönerken. 100 kere izledim. Al başa izle ayaklarına bak, enerjisine bak, yüzüne, bıyığına bak. Beni çekişine bak. Zıplamasına bak. Bana gülümsemesine bak. Nasıl eğleniyor bak. Muzip hınzır gülümsemesine trilyarca bak! Bak bak bak! Bak kızım bak. “Ya baba dur yeter” demişimdir kesin de öyle bırakmıştır beni. Bir de zeybek oynadılardı yanlış hatırlamıyorsam.