• YAZAR / KOŞAR / KONUŞMACI / ARI SEVER

Bölüm 18

♫♫♫♫

Of bir türlü Belçikalı Hans H. olayına giremedim biliyorum. Ama neden uzattığımı ve neden kaçtığımı da biliyorum.

İçinde hem tatlı hem acı bi şeyler var.

Aylardan Kasım’dı.

Yılı söylemeyecektim. Söylemiyorum.

Boğaziçi’nde öğrenciyim, annemler Ankara’da.

O yaz sonu Yazanlar Sokak’taki evden Bilkent’teki eve taşınmışız.

Akşama doğru evde bi telefon çalmış.

Kardeşim Bilge Adam Güvenilir Omuz Karcırcırınca F. 12 yaşında, 13’e yol alıyor. Aile dostumuz, çok yakın Mühendis A. Abiler var. Çok yakın arkadaşları annemle babamın.

O arıyor.

Mühendis A. Abi eski AFS’lidir bu arada. AFS var ya hani, bu öğrenci değişim programı, o. Lise öğrencilerine ülkeler arası bir seneliğine değişim yaptıran bir sistem. Mühendis A. Abi’nin AFS’li olup olmadığına emin olamadım aslında. Geçmiş gün, şu an hatırlamam imkansız. Açıp soramayacağım da…

Sesini duysam şu an, hemen ağlarım.

Neyse.

Meğer Belçika’dan bir çocuk gelmiş, Belçikalı Hans H. Türk bi ailenin yanına yerleştirilmiş. İyi bir aileymiş. Yani hali vakti yerinde. Parasal bi sıkıntısı olmayan bi aile. Ama Belçikalı Hans H. mutsuz olmuş bi şekilde orada. Sanırım pek iyi davranmamış o aile. İçi sıkılmış çocuğun. Mutsuz olmuş.

Mühendis A. Abi de bizimkilere acaba ona yeni bi aile bulana kadar bizde kalsa olur mu diye soruyormuş.

E sorar tabii.

Çünkü bizim ev KEV: Köseoğlu Eğitim Vakfı, gibi. İdi.

Öyledir.

Okumaya, yaşamaya gelen hiç kimse asla geri çevrilmedi.

Geri çevrilmez.

Sorgu sual de olmadı asla.

Olmaz.

Çok düşünülmez.

Evimizin de, kalbimizin de kapısı sonsuz açıktır herkese.

Mevlevi bi hal.

Yani daha şimdi öyle olduğunu anlıyorum.

Nitekim bizimkiler, evde zaten bi de Kuzen Zekiye Z. olmasına rağmen, ki babam için evdeki kadın-erkek dengesi, eşitlikler ve bazı pozitif ayrımcılıklar önemli bi şeydi- ne alaka demeyin, babamın acayip takdir ettiğim ve şu anda beni dibe vurduracak kadar duygulandıran bir duruşu daha vardı. Mutlaka bi mal varsa mesela, mutlaka ama mutlaka, kadın üzerine yapılırdı. Olacaksa bi şey, kadının olmalıydı. Annem ve babam arasında onca alev ateş içinde tek bildiğim şey karşılıksız, koşulsuz sevgiydi ve para bi anlam asla ifade etmezdi.

Etmedi.

Güven, her şeydi.

Maddiyatın “m”si ailemiz sınırlarında yeşeremeyen bi bitki gibiydi. Maddiyat eken olduysa da içimize, biz asla büyütemedik gitti.

Müsaade edin uzatayım rahat rahat, duygusalım.

Dönelim Belçikalı Hans H.’nin hikayesine.

Mühendis A. Abi, Belçikalı Hans H. geçici bi süre bizde kalabilir mi diye sormuştu en son, orada kalmıştık.

Soruyu duyan babam anneme, annem babama bakar.

Hiç konuşmazlar.

Mühendis A. Abi’ye; “E bi gelsin hele…” derler. Belçikalı Hans H. gelir bizim eve.

Yerleşir.

Kızıl saçlı, inanılmaz zayıf, narin ve bembeyaz bir erkek çocuk düşünün. Turuncu çilleri olan beyazcacık bi erkek çocuk. 16 yaşından 17’ye, ya da 17’den 18’e yelken açmış bi genç çocuk diyeyim.

3-5 gün derken, aradan bir hafta geçer.

Babam Belçikalı Hans H.’nin beyazlığından işkillenir; “Kansız bu çocuk!” diye kanaat getirir, basar pekmezi tahini.

Babam bu. Öyledir. Herkes sağlıklı olsun, kimse öksürmesin, soğuk algınlığı asla olmasın.

Sonra bi gece, Belçikalı Hans H. iyice güçlensin, vitamin alsın diye kilolarca mandalina portakal alır babam.

“Ye oğlum, kan yapar, iyi gelir…” der, Belçikalı Hans H. yer.

Babamı kırmaz. Hayır demez.

Düşünün yani, elin Belçika’dan gelmiş Belçikalı Hans H.’si bile kıramaz babamı.

Türkçe daha o zamanlar hiç anlamaz Belçikalı Hans H.

Ama gittiği lisede bazı “yaramaz” Türkçe kelimelere giderek daha aşina olacak kıvama da yavaş yavaş gelir.

Ya bi dakka… Bi şey söylemem gerek.

Biliyor musunuz, şu kadarcık basit anıyı bile yazmak hiç kolay değil. Boğazımdaki yumru gözlerimin üzerine oturdu ve sizin bundan hiç haberiniz yok aslında. Beni göremiyorsunuz ki! Kocaman bi yağmur damlası gibi duruyor o gözyaşı orada. Bi patlasa, düşse de rahatlasak hep beraber.

İnsan en sevdiğinin yanında bile zar zor çırılçıplak kalırken, bi kitapta kendini, anılarını soyması hiç kolay değil.

Miş.

İnanın değil.

Bi göz dolması molası vermeliyim belki.

Döneceğim.

Efkar bastı beni.

Sıcak rüzgardan mı acaba?

Ondandır.

♫♫♫♫

Efkar geçti mi?

Hayır, ama pek tatlıya döndü. Yazmaya devam.

Nerede kalmıştım, hah evet, babamın Belçikalı Hans H.’ye mandalina portakal yedirerek, vitamin yükleyip güçlendirmesinde.

Nitekim bize geldiğinin haftasına Belçikalı Hans H. bi gece bolca pekmez tahin üzerine yaklaşık 3 kilo portakal-mandalina karışımı yer.

Gece olur.

Herkes uyur.

Bi babam uyumaz. Hiç uyumadı ki!

Belçikalı Hans H. kardeşimle aynı odayı paylaşmaktadır.

Ranza vardı o odada.

Kardeşim Bilge Adam Güvenilir Omuz Karcırcırınca F.’nin ayağı kırıktı bu arada. Kardeşim Bilge Adam Güvenilir Omuz Karcırcırınca F. ranzanın alt katında, Belçikalı Hans H. üst katında yatıyormuş.

Sürekli tuvalete gidiyormuş Belçikalı Hans H. ve babam da her seferinde tuvaletin kapısında bitip; “İyi misin oğlum?” diye soruyormuş.

Belçikalı Hans H. kafa sallıyormuş “iyiyim” dercesine.

Az biraz daha zaman geçmiş aradan. Babam salondaymış, Belçikalı Hans H. odada.

Bi gümbürtü kopmuş gecenin karanlığında.

Babam koşmuş, annem de fırlamış yataktan gümbürtüye…

Meğer Belçikalı Hans H., gecenin karanlığında ranzanın merdivenini sıyırıp yere yuvarlanmış.

Babam birine bi şey olunca evham-endişe-üzüntü karışımı bi hal alır, önce kızardı.

Mesela beni ne zaman arı soksa, sinirlenirdi. E ayol sanki arıya gel sok beni dedim.

Ah babam.

Babam…

Ona sığınasım var yine. Ama o yok ve ben artık bu konuda daha gerçekçiyim. Bu iyi bi şey mi, değil mi hiç bilmiyorum.

Neyse.

İşte o durumda yerde yatan Belçikalı Hans H.’ye de sinirlenmiş babam ve bi hışım bağırmış.

“Oğlum ne işin var gecenin körü devamlı tuvalette?” demiş. Belçikalı Hans H. şaşkın ve uyku sersemi; “Eee baba mandalina çok bok geliyo!” diyor.

Herkes gecenin köründe kahkahayı basıyor.

İşte evimize o bir haftalığına geçici gelen Belçikalı Hans H., o geceden sonra bizde tam 13 ay kalıyor.

♫♫♫♫

Sanmayın Belçikalı Hans H.’nin hikayesi burada biter. Bitmez; çünkü önemlidir bizim için. Bi şey anlatır, hatırlatır, öğretir.

Belçikalı Hans H. bizim evde daha bir aydır -ya var ya yok- kalırken, bi sabah küt diye babamı kaybettik.

O sabah evde; Güzel-Anlayışlı-Her Daim Mantıklı Düşünür ve Güçlü Annem, Kardeşim Bilge Adam Güvenilir Omuz Karcırcırınca F., Kuzen Zekiye Z. ve Belçikalı Hans H. vardı.

Ben yoktum.

İstanbul’daydım.

Ben babama yetişemedim.

Geldiğimde her şey çoktan bitmişti.

Belçikalı Hans H. bu olaydan çok etkilendi.

Hatta o kadar ki; “Babam öldü!” diye ağlayarak AFS’dekileri arayınca onlar Belçika’da gerçek babasını kaybetti sanmışlar.

Belçikalı Hans H., babamın vefatında biz ne haldeysek o haldeydi.

Kardeşimizdi.

Cenaze işleri, ardından Ankara’da Camii’deki tören, oradan Muğla’ya yola çıkışımız, her şeyin içinde kıpkırmızı olmuş gözleriyle, ailemizden, kandan candan biriydi.

Muğla’da Camii’de zeytin ağacının altında kardeşimle, Kardeşim Bilge Adam Güvenilir Omuz Karcırcırınca F. ile, babamın tabutu başında durdu. Tabutunu taşıdı.

(Yazması ne felaket bir cümleymiş “tabutunu taşıdı…”)

Mezarına toprak attı. (Bu ondan da betermiş…)

Dua etti.

Kendi dilinde, dininde ama içinden geldiği gibi babam dediği babama o da dua etti.

Belçikalı Hans H. bütün bunlar üzerine ailesine 28 sayfa bir mektup yazmış. Biz sonra öğrendik.

Ailesi de çok üzülmüş, duygulanmış.

Düşünsenize; çocuğunuz bambaşka bir ülkede ve kültürde bir ailenin yanında ve siz onları hiç tanımıyorsunuz. Çocuğunuz oradaki adam için “babamı kaybettim” diye ağlıyor.

Ne inanılmaz bir şey!

Bütün AFS’li çocuklar 11-12 ay içinde ülkelerine dönerken Belçikalı Hans H. dönemedi, onu almaya ve bizimle tanışmaya ailesi kalkıp Belçika’dan geldi.

Karadeniz ve Ege turu ayarladık onlara. Beraber güzel yemekler yedik. Dil olarak pek anlaşamasak da, beraber ağlayıp beraber gülümsedik.

Belçikalı Hans H.’nin sürekli kitap okuyan babası ve saçlarını asla boyatmamış, gümüş renkli saçlı, güzel annesi bizim evimizde kaldılar.

Babamın arabasıyla Kuşadası’na yola çıktılar.

Çok zor ayrıldık birbirimizden. Varan Otobüsü’ne binip giderlerken hepimizin ağlamaktan gözleri şişti. Hele Belçikalı Hans H.’yi hiç sormayın, hiç.

İçimiz çıktı.

Ve biliyor musunuz, şimdi o da baba oldu.

Yazışırız hâlâ.

Hiç kopmadık.

Ondan sonra, bir ya da iki yıl sonra bir de Japon Kızı Koca Yanak Kyo K. gelip kaldı evimizde bir sene boyunca. Saitama’dan geldi Japon Kızı Koca Yanak Kyo K..

Bizim ev, evimiz, yuvamız, kollarını herkese kocaman açan bi ağaç gibiydi. Dallarına bir sürü kuş konar, büyür, yuvadan uçar gider; ama hayat boyu o büyüdüğü dalı unutmaz, mutlaka arada geri gelirdi.

Evimizin kapıları asla kimseye kapatılmazdı ki ben kapatabileyim.
Gelen her kimse, kendini iyi hissederdi. Kavga gürültü Allah ne verdiyse olurdu ama doğaldı.

Kimsede çekinme, utanma, saklama gibi şeyler olmadığından, gelen bi şekilde alışır bu duruma bi şey demezdi.

Belçikalı Hans H.’nin hikayesi işte şimdi bitti.

 

Bunları da sevebilirsin

Bir Yorum Yaz

Yeni Yazı Yayında! Okumak için tıkla!

BABAM BENİMLE DANSEDERDİ 

Yıl 1990’mış. Babam ve ben. Serpil Halamın kızı Yeşim Abla’nın düğünüymüş.
Bana dans etmeyi öğretmişti. Vals, çarliston, swing ve rock’n’roll. Evde de yapardı böyle. Alakasız kaldırır zorla, dans edersin. Acayip sinir olurdum bazen. Boğazım parçalanacak şu an öyle düğümlendim yazıyorum. Kimseleri görecek halim yok!

10 Aralık 1994’de kaybettiğimizden beri -ki o tarihten 5 gün önce gördümdü en son- ilk defa Çarşamba sabaha karşı uçaktan indiğimde bu 15 saniyelik videoda gördüm babamı!

Yeşim Abla yollamış. Alanda kalakaldım bavullar dönerken. 100 kere izledim. Al başa izle ayaklarına bak, enerjisine bak, yüzüne, bıyığına bak. Beni çekişine bak. Zıplamasına bak. Bana gülümsemesine bak. Nasıl eğleniyor bak. Muzip hınzır gülümsemesine trilyarca bak! Bak bak bak! Bak kızım bak. “Ya baba dur yeter” demişimdir kesin de öyle bırakmıştır beni. Bir de zeybek oynadılardı yanlış hatırlamıyorsam.